hasan ali toptaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hasan ali toptaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2018 Pazartesi

Kuşlar Yasına Gider, Hasan Ali Toptaş


Kuşlar Yasına Gider
Hasan Ali Toptaş
Everest Yayınları
49. Baskı (Şubat 2018)
248 sayfa
Thyke6 Okuma Grubu'nun Mayıs 2018 kitabı

Bir baba oğul hikayesi.  Hayatını kamyon şoförü olarak yollarda ya da minibüs ve benzeri araçlar peşinde geçirmiş bir baba, öyle ki bir bacağını da  yine bir trafik kazası sonucunda kaybetmiş. İşe yara bir protez bacak yaptırmak için Denizli 'den Ankara'ya yapılan bir yolculuk ile başlayan kitap babanın ölümü ile son buluyor.  Olanları bir yazar olan oğlundan dinliyoruz...

Yollar, yolculuklar, fedakar bir eş ve anne, Ankara - Denizli arasında mekik dokuyan bir oğul,  abisinden çok da farklı olmayan bir erkek kardeş,  çocukken ölmüş bir erkek kardeş daha,  öyle ki babanın çok sonra haberi olmuş, baba oğlunun cenazesine dahi gelememiş, akrabalar, atı ölünce telefonunun çalma sesini at kişnemesi yapan bir dayı, komşular,  yazarın var ile yok arası eşi, kızı,  baba izin vermediği için kesilemeyen ağaçları yazar ile söyleşiler yapıp kitapta farklı şeyler yazan bir başka gazeteci yazar... ve yol boyunca koşan at,  beyaz gömlekli çocuk  ve  o köy,  kalpleri  çaylarından daha sıcak insanların yaşadığı Gömü köyü...

İnsan ister istemez babası (hatta annesi ) ile olan ilişkisini düşünüyor okurken. Ben bu kadar fedakar olabilir miydim, bu kadar sessiz olabilir miydim,  hesaplaşmadan durabilir miydim ?
Böyle uzun uzun ölmeye yaklaşmak mı yoksa aniden, bir veda edemeden, son bir öpemeden ölüvermek mi ?  

Bütün yokluğuna rağmen babaya kızmak  mümkün olamıyor, onun dik duruşuna, (hayatı herkes için daha da zorlaştırsa dahi, belki aşırı gururundan) yardım istemeyişine,  hatta  ters  ve dediği dedik bir adam oluşuna rağmen,  aslında adil ve merhametli oluşu. Sessizliği ve zaman zaman döküverdiği göz yaşları. Bütün yokluğuna rağmen, o eşin ve 2 oğlunun ona hiç sitem etmeden sınırsızca bakması...

Beni bir miktar geren o koşan at : Ecel Atı...  Kim ölecek, yoksa yazar yolda trafik kazası geçirecek de babasından önce ölüverecek mi diye biraz gerildim okurken.

Hasan Ali Toptaş incelikli bir yazar. Öyle güzel sözler söyleyeyim de herkes bunu beğensin, orada burada paylaşsın diye değil,  kendiliğinden incelikli, gösterişsiz ama tam yüreğinize saplanan sözler söyleyebilen,  bunu da doğasından gelen şekilde yapan bir yazar. Ne yazsa okunur...
Kitapta dikkat çeken  türküler var,  tek tek hepsini  dinlemek istiyor insan okurken... Bunu hazırlayıp Youtube 'a koymuş birisi :  ( Teşekkürler Yasin Tekin )

Bu da bir gerçeklik, Yazarın bu türküleri zaten normal hayatında dinlediğini düşündüm ben. Hiç kitaba konu olsun diye koyduğunu düşünmedim.  Bir de bu kitap otobiyografik kısımlar içeriyor denmiş.  Bence her yazarın  eserlerinde az ya da çok kendi yaşamından yaşanmışlıklar ya da esintiler vardır.  Hangisi kendi hayatından hangisi değil diye bir ayrım araştırmasına girmeyi anlamsız buluyorum... Hasan Ali Toptaş da  bunu  kabul etmemiş galiba,  hatta o söyleşi yapan gazeteciyi de bunu söylemek ve eleştirmek  için var bence  kitapta... Hatta yazarın gerçekleri çarptırdığını dahi söyleyenler olmuş galiba. Buna da katılmıyorum. Ben otobiyografi yazdım diye çıkmadıysa yazar,   bir  roman yazdı ise, istediği gibi kurgulamakta, gerçek hayattan bazı olayları  romanına katmakta ve hatta olayları değiştirmekte, olduğundan farklı göstermekte de özgürdür,  kim karışabilir?  %100 olduğu gibi ve gerçek anlatacağım diye bir iddiası yoksa yazarın,  yazdıklarını  doğru - yanlış - gerçek - değil şekilde yargılamak kimsenin hakkı olmamalı...

Aklımda  kalacak cümleler :

"Zaten o yıllarda burnumuzun ucunda gezinen bir mazot kokusuydu babam, kulağımızda çınlayan uzak bir motor sesiydi ve az evvel dediğim gibi, gitti mi gelmek bilmezdi bir türlü." s32
“O insanların yüzleri var ya yüzleri, dağıttıkları çaydan daha sıcaktı’’ s82
"Sandalyeyi tuttuğum için o sırada ben onun arkasında dikiliyor ve bu nedenle yüzünü göremiyordum ama yeşil yeşil dökülen gözyaşlarını görüyordum. Her damla benim içime düşüyordu çünkü. Üstelik her damlada, hiç kımıldamadığım halde, tepeme balyoz indirilmiş gibi darmadağın oluyordum.”
"Babam ağzını sımsıkı kapatıp tekerlekli sandalyenin üstünden dikkatle baktı ona. Yanağı çukurlaştı yine ve neye benzediği kestirilemeyen küçük bir gölge bu çukurun içinde hafifçe titredi" s144
“Bakarken yanağı çukurlaştı yine, neye benzediği kestirilemeyen küçük bir gölge kanat çırparcasına, birkaç kere titredi çukurun içinde” s180
"Babalar alnımıza yazılmış yalnızlıklardır" s194
"Ona, kendini anlatmak için hayat bazen beklediğimizden hızlı davranıyor diyecektim ama vazgeçtim, o sırada bu cümle, fazlasıyla anlam yüklediğimiz boş sözlerden biriymiş gibi geldi bana."
"Bazı canlıları yara öldürmüyor, muhatapsız kalmak öldürüyor."
"İçimden kalkıp babama sarılmak geçti aslında ama yapamadım bunu, baktım sadece. O da bana baktı gözlerini hiç kırpmadan. O an, birbirimizle bakışlarımızla sarıldık sanki."
"Demek seni gözünün içine baka baka aldattı ha, dedi bana dönerek yeniden; bir şey söyleyeyim mi, sana da zaten aldatılmak yakışırdı oğlum."
"Çünkü diye devam etti babam; hırs atına binenler, çoğu kez ne vakit düştüklerini anlayamazlar. O şahıs Allah vere de çoluk çocuğunun üstüne düşmese."
"Ee, dedi Zübeyir, babama doğru dönerek; büyük ihtiyaçların küçüldüğü, küçük ihtiyaçların büyüdüğü döneme yaşlılık diyorlar Aziz Amca, ne yaparsın, başa gelen çekiliyor."
"Bir vakit, ikimizde sustuk. Neden sustuğumuzu bilmiyorum ama o an telefondaki sessizlik ikimizden doğmuyormuş gibi geldi bana. Sessizlik kılığına bürünmüş başka bir şey vardı sanki, aramızda, öylece duruyordu."
"Birisi önümde durup, hüküm Allah'ın, başın sağ olsun, dediğinde babam yeniden ölüyordu çünkü. Sonra bir başkası geliyor yeniden, bir başkası geliyor yeniden, yeniden, yeniden ölüyordu."

Kitabın adı neden "Kuşlar Yasına Gider"  ve bu ne demek diye düşünürseniz :
İçinde kuşlar yasına gider geçen bir türkü varmış : "Bu Dağlar Kömürdendir". Hasan Ali Toptaş, romanın girişinde bir türküden iki dizeyi yazmış “Bu yol Pasin’e gider / Döner tersine gider” ve eklemiş Ardahan türküsü, diye...  Zaten ilk sayfada inceden bir referans var :

Bu yol Pasin'e gider
Döner tersine gider
Ardahan Türküsü

Daha önce de bir  Hasan Ali Toptaş yazısı yazmışım, Gölgesizler kitabı için. Buradan okuyabilirsiniz:  Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş

18 Kasım 2013 Pazartesi

Gölgesizler, Hasan Ali Toptaş



Thyke11 ile Ekim ayında seçtiğimiz kitap Hasan Ali Toptaş'ın Gölgesizler isimli romanı.
Kitap sahibi de bendim.

Gölgesizler 1994'te, yayınlanmadan önce, Yunus Nadi Roman Ödülü'nü almış. İlk baskısı 1995 yılında Can Yayınevi tarafından yapılmış. 2008 yılında İletişim Yayıncılık tarafından basılmaya başlamış.  Ben İletişim Yayıncılık 'ın 9. baskısını (2013) okudum.

Yazar halen hayatta, memur emeklisi, Ankara'da sessiz sakin bir hayat yaşayıp kitap yazmayı sürdürüyor. Pazarlamadan, basından uzak  bir hayat sürüyor, gördüğüm kadarıyla sadece edebiyat ile ilgili gazete ya da dergilerle söyleşiler yapıyor, ki çok beğendim bu tutumu.

Kitap kolay bir kitap değil,  aynı anda iki farklı yerde geçen, kendi içinde 16 yıl öncesine gidip, 3 yıl öncesi ile devam eden, sonra bugüne gelen, dönüşen dolaşan bir kurgusu var. Ancak bir lezzeti de var metnin. Yani öyle yatağa girip de okumaya kalkarsanız, garanti ederim kitap suratınıza düşer, uyursunuz. Bana aynen öyle oldu bir kaç kez. Sürekli geri dönmeniz, bu neydi ne zaman gitti ne ara geri geldi izleyebilmek için b,ir kaç sayfa gerilerden okumanız gerekecek. Bunu söylerken, kitabın kendine has bir tadı olduğunu, zevk alarak okuduğumu da söylemek isterim. 
Postmodern edebiyata bayılmayan, kendini zorlayarak okuyan biris olarak ben bile okuduysam, eminim azmedenler de okuyacaktır.
Yazarın yazımdaki titizliğinin örnekleri çok. Bir bölüm bir kapıdan çıkarken, öbür bölüm kapıdan girişle başlıyor gibi.
Bunun için bir akademisyenin yaptığı bir çözümlemeyi de incelemeniz eminim kitabı anlamaya yardımcı olacaktır. Ben kitabın ortalarına geldiğimde bu çözümlemeyi buldum ve bana yardımcı oldu. Bazen geri dönüp okumalarda yaptım...


Yazarın Biyografisi
Hasan Ali Toptaş, 1958 yılında Denizli'nin Çal ilçesinde doğdu. 1975'de liseyi bitirdikten sonra Uşak Meslek Yüksek Okulu'na girdi. 1980 öncesinin kargaşasında okula ancak bir yıl devam etti ve öğrenimini yarıda bıraktı. Bir süre işsiz güçsüz dolaştı. 1981'de, başka çıkar yol bulamadığı için memuriyet sınavına girdi ve Çivril Vergi Dairesi'nde veznedar olarak çalışmaya başladı. Burada, yaklaşık beş yıl boyunca, homurdana homurdana makbuz kesip para saydı. 1985'te Maliye Bakanlığı'nın iki yıllık kurs sınavını kazanıp (aslında bahane edip) mesleki öğrenim görmek üzere Ankara'ya geldi. 1987'de, o güne dek çeşitli dergilerde çıkan öykülerini Bir Gülüşün Kimliği adlı kitapta topladı. 1988'de, İzzet Kılıçlı, Cemil Kavukçu ve Tamer K. Bilgin ile birlikte Yazıt dergisinde yer aldı. Aynı yıl, Maliye Bakanlığı'nın kursunu bitirip Sincan Vergi Dairesi'nde icra memuru olarak yeniden göreve başladı.

1990'da ilk kitabında olduğu gibi yine maliyetini kendisi karşılayarak Yoklar Fısıltısı</I< Ölü Zaman Gezginleri adlı öykü dosyasıyla Çankaya Belediyesi ile Damar edebiyat dergisinin düzenlediği yarışmada birincilik ödülü aldı ve bu dosya Çankaya Belediyesince kitaplaştırıldı ama, önceki kitaplar gibi Ölü Zaman Gezginleri de okurla buluşamadı, kitapçılara ulaşamadı. Aynı yıl yazar, Sonsuzluğa Nokta adlı yayımlanmamış romanıyla Kültür Bakanlığının düzenlediği yarışmada mansiyon aldı. Romanını yayımlatacak yayınevi bulamayınca, artık hiçbir şey yazmayacağım diye tutup yalnızlık teması üzerine şiirsel metinler yazdı ve bu metinler Kavram Yayınlarınca kitaplaştırıldı.

Yazar, 1994 yılında Gölgesizler adlı yayımlanmamış romanıyla Yunus Nadi Roman Ödülü'nü aldı. Gölgesizler'in yayımlanmasından sonra 1996'da Kayıp Hayaller Kitabı adlı romanı yayımlandı. Ardından, yazar, Bin Hüzünlü Haz adlı romanını yazdı ve gene yayımlatacak yayınevi bulamadı. Her kapıdan geri çevrilen bu romanı, sonunda Adam Yayınları kitaplaştırma cesaretini gösterdi ve roman 1999 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülünü aldı. Ertesi yıl, aynı roman, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğrencileri tarafından en iyi roman ödülüyle ödüllendirildi.

Hasan Ali Toptaş, Sincan Malmüdürlüğü' ndeki memurluğundan emekli oldu ve roman yazıyor.


Bu yazının oluşturulduğu tarih itibarıyla, son romanı 2013 yılında İletişim Yayınları tarafından basılan HEBA isimli romanıdır.



Kitaptan alıntılar

Devlet her zaman 15 yaşında olurdu, canını sıkıp bir kere küstürdün mü, artık dönüp de yüzüne bakmazdı.(s.24)

Yoksa bu köyde herkesin bir yoku mu var diye geçirdi içinden. Belki de doğru düşünüyordu, herkesin bir yoku vardı köyde, herkes kadar bir yoklar sürüsü vardı da evlerde girip çöıkıyorlardı insanlar gibi, kahveye oturup çay içiyor, tarlada çalışıyor, çınarın gölgesinde toplanıyor ve ölümlerde ağlayıp düğünlerde oynuyorlardı. Muhtarın haberi yoktu bunlardan, hiçbiriyle karşılaşmamıştı. Ola ki köylüler büyük bir titizlikle gizliyordu yoklar sürüsünü, herkes kendi yokunu gizlice besliyordu.  Bu konuda herkesin kendine özgü bir yöntemi vardı belki; sözgelimi, kimi geceler boyu düş yedirirken kimi ninni içiriyordu yokuna, kimi türkülerle masallarla besliyordu, kimi sessizliğiyle büyütüp sesiyle uyutuyordu, kimi de kendini yedirtiyordu yiyecek diye, giyecek diye kendini giydiryordu. Cennet’in oğlu da mektuplarla besliyordu işte; hiçkimse dediği yokunu sözcük sözcük büyütüyordu gizlice, çiçek desenleriyle kokulandırıp kuş resimleriyle dillendiriyordu. (s.90 – 91)

Muhtar Cennet’in oğlunu düşünüyordu. Artık ona gore o da bir yok’tu;hem de yokolma yöntemiyle şimdiye kadarkilerden oldukça farklıydı. O ne Asker Hamdi ve ailesi gibi ansızın kaybolmuş, ne cerci gibi gelip geçmiş, ne Aynalı Fatma gibi dağlara yürüyüp gitmiş, ne de Güvercin gibi uçmuştu… Hatta Cıngıl Nuri gibi ruhum sıkılıyor diyerek yılların arkasına da kaçmamıştı. Gözgöre gore yok olmuştu o; kendi görünürlüğünün derinliklerine çekilmişti. (s.100)


Notos Öykü‘nün 42. sayısında (Ekim-Kasım 2013) yer alan Hasan Ali Toptaş  söyleşisinden :

"Heba‘daki Sınır bölümünü çalışırken şöyle bir cümle yazdım: “Sadece Suriye topraklarından değil, belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu mevzideki nöbetçilerin üzerine.” Bu cümleyi yazdım ama bir türlü üzerime sinmedi. Neden sinmediğini de anlayamadım. Cümlenin lafzına ve ruhuna defalarca baktım, sesli okudum, sessiz okudum, sonra acaba yakınındaki bir cümlenin tatsızlığı onun üzerine mi düşüyor diye önündeki ve arkasındaki cümleleri de kontrol ettim ama olmadı. Bir türlü bulamadım bu cümledeki yanlışı. Birkaç sayfa ilerlemiştim ama aklım hâlâ o cümledeydi. Üç dört gün sonra, birden yanlışı buldum. Yanlış olan şuydu; cümle bize, mevzideki nöbetçilerin üzerine her iki taraftan da ateş edildiğini, başka bir ifadeyle, nöbetçilerin iki ateş arasında kaldığını söylüyordu ama cümlede yer alan nöbetçiler iki ateş arasında değildi, cümlenin sonunda duruyorlardı. Hemen düzelttim tabii ve cümle romanın 240. sayfasında şu şekilde yer aldı: “Sadece Suriye topraklarından değil, mevzideki nöbetçilerin üzerine belki yedi sekiz Kalaşnikofla Türkiye tarafından da ateş ediliyordu.”



Radikal’den bir Söyleşi :  http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=224685

Ve yine Radikal’den Hasan Ali Toptaş Testi : http://www.radikal.com.tr/kitap/hasan_ali_toptas_testi-1056446